İnsanların güneşe ateş ettiği bir kentte doğdum. Babam bir masal kahramanından etkilenip ismimi koymuş. Masallarda ve gerçeklerde bütün kalpsiz kadınların sahip olması gerektiği bir ismim var. Hayatımın ilk on senesini tutkulu bir şekilde dedeme ve fötr şapkasına, yakasında her gün tazelenen ful çiçeklerine ve manifatura dükkanına aşık olarak geçirdim. Ne doğuluyum ne batılıyım, insanın varoluşunun bir harita bilgisi ile şekillendirilebileceğini saçma buluyorum. Belki de hem doğu hem batı olmak istiyorum. Kendi küçük evrenimde kimliksizim; dinim, yaşım, ırkım ve ait olduğum bir toprağım yok. 7 yıl siyaset okuyup "Suriye-Lübnan" uzmanı oldum. Dünyayı değiştiremeyeceğimi anladığım anda dünyayı keşfetmeye karar verip seyahat editörü oldum. Ardından da yolculuklar başladı. Önce Ortadoğu sonra Avrupa. Zihnimin derinliklerinde ise çok daha uzaklara. Seyahat editörlüğü ile başlayan kariyerim elbette sonrasında tipik bir beyaz yakalıya dönüştürdü beni. Benim bir noktada hiçbir şekilde ait hissedemediğim bir yüzyılın çarklarını döndüren bir işin ortasında buldum kendimi fark etmeden. Bu karmaşık düzenin içinde de aklımı korumak ve nefes almak için yazıyorum. Kelimelerim benim antidepresanlarım. Bazen de doğaçlama tiyatro yapıyorum. En çok kendimle alay edebildiğim ve olmadığım herkes olabildiğim için seviyorum sahneyi.

Ve tüm bunların yanında istiridyenin kalbinde bir inci saydığım Beyrut'um var. Zozo ismi de bir Beyrutlu tarafından verildi bana. Sonrası benim size anlattığım karakterin ismi oldu. Tüm bu karmaşanın sonunda bir gün gelecek Beyrut'a giden bir gemide olacağım ve asla geri dönmeyip Sayda'da balık tutacağım.